savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2019 Cumartesi

Film Önerilerim


Kış gecelerinin en büyük eğlencesi evde film keyfi... Eğer siz de benim gibi televizyonda izleyecek bir şey bulamayanlardansanız, sinemaya da sık sık gidemiyorsanız (malum hayat pahalılığı)  internetten film izleyin. Şimdiye kadar fırsat olmadıysa Esaretin Bedeli ve Zindan Adasını mutlaka deneyin. Yok ben zaten iyi bir film arşivine sahibim, onları çoktan izledim diyorsanız, vizyondakileri takip edin. 

Ben gerilim, korku, savaş ve hapishane filmleri sevenlerdenim, neden insanlar böyle şeyleri sever, ben neden gerilim bağımlısıyım bilmiyorum ama hala ilk tercihim bunlar arasından oluyor. Mutlaka bunun da psikolojik bir alt yapısı vardır. Her neyse, İşte benim son günlerde severek izlediğim bu tarz filmlerden bazıları... 

Bird Box:

Beş yıl süren bir hayatta kalma mücadelesi, bir kadın ve iki küçük çocuk...
Yaşadığımız dünyayı, kaosla tüketen bir kötülük sarıyor ve sadece bakarak etki altına girilen 
bir karanlık, gizemli bir güç, intihar ve cinayetlerle nüfusu hızla tüketiyor.
Çok az sayıda insan hayatta kalmayı başarıyor.
Gerilim, gizem ve duygu bir arada.

Soysuzlar Çetesi:

Alman kuşatması, Fransızların yaşadığı zor günler... Nazilerin Yahudi avı...
Bol kanlı bir Tarantino filmi Soysuzlar Çetesi. 
Gerçek ve sanal karakterlerle harmanlanmış sahneler...
Tarantino'nun tipik ince dokunuşlarıyla, kendine has görsel çılgınlıklarıyla oluşmuş hem bir 
dönem filmi, hem bir macera filmi, hem korku ve gerilim filmi ...

Arınma Gecesi:

2013'le 2018 arasında çekilen dört devam filmi...
Amerika'da yapılan bir deney sonucu ortaya çıkan gerilim dolu sahneler... 
Suçla mücadele etmenin ilginç ve çılgınca yolu  Arınma Gecesi.


The Meg: 

Antik çağ yaratığı megaladonun günümüz dünyasına saçtığı dehşet....
Dev bir köpek balığı olan Mag, klasik köpek balığı filmlerinden biraz daha ilginç olaylara yol açıyor.
Soyunun çoktan tükenmiş olduğu zannedilen megaladon, uluslar arası bir deniz altı gözlem 
programının derin deniz su altısına saldırır ve Pasifik okyanusundan sıçrayan müthiş bir gerilim sarar izleyiciyi.

Bad Samaritan:

Zengin evlerini soyan iki gencin yaşadığı müthiş gerilim...
Filmde hırsızlık en masum suç gibi geliyor insana, zira soygun için girilen evlerden birinin sahibi
gerçek bir manyak. Tutsak aldığı kıza işkence ediyor ve bizim garip hırsızlar da bu olayın
ortasında kalan kurbanlara dönüşüyor.











23 Nisan 2018 Pazartesi

30 Mayıs 2017 Salı

Satranç / Stefan Zweıg

 

Üç Usta biyografisiyle tanıyıp sevdiğim Stefan Zweig, İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar'la da kütüphanemin baş köşesine oturmuştu yıllar önce. İnsan ruhunun derinlerine inen, duru anlatımıyla okuru saran Zweig, Satranç'ta da aynı başarıyı yakalamış bir usta yazar. Roman, piyes, biyografi gibi pek çok türde eser veren Stefan Zweig aynı zamanda bir gazeteci, çevirmen ve bir düşünür.  Kısacası okumak, tanımak ve anlamak gereken bir kalem...

1881-1942 yılları arasında yaşayan yazar pek çok tarihi, siyasi ve sosyolojik olaya da tanıklık etmiş, doğal olarak, yazdıklarına bunların etkisini de katmıştır. Duyarlı ruhu dünyanın içine düştüğü bunalımlara dayanamadığı için kendisi de sonunda bunalıma giren Zweig, sayısız esere imza attıktan sonra intihar ederek yaşama veda etmiştir.

Satranç, işte bu sayısız başarılı eserden sadece biri.  Bir dönem öyküsü olduğu kadar, bir psikolojik öykü Satranç. Okumayı yazmayı zorla söken, basit işlemleri parmak hesabıyla bile zor yapan bir gencin şöhretli bir satranç şampiyonuna ve ardından kazandığı servet ve başarının şımarıklığıyla da bir megalomana dönüşmesinin öyküsü Satranç. Yanı sıra psikolojik işkenceye uğrayan bir adamın aklını kaçırmamak için satranca tutunarak hayatı yakalama öyküsü...

Kısacası 78 sayfalık bir başyapıt. İncecik bir kitaba sığdırılmış koca bir dünya ve muhteşem bir anlatım... Ölümünden kısa bir süre önce tamamlanmış olan bu eser, her çağda değerini korumuş ve okunmaya devam etmiş bir uzun öykü kitabı. Üretken bir yazarın kaleminden dökülen düşündüren bir kitap...

Czentovic dünya satranç şampiyonu; Dr. B. ise ağır bir tutukluluk yaşamış gizemli karakter. Bu iki karakterin satranç tutkuları. İnsan ruhunun gelgitleri ve yaşamın ağır gerilimi... Yalnızlık, çaresizlik ve beynin gücü... Hepsi bu uzun öykünün içinde. Okuyun ve bazı şeyleri tekrar düşünün!


 "... bu kadar hızlı gelen bir şöhretin böylesine içi boş bir başı döndürmemesi mümkün mü?"


19 Mart 2017 Pazar

Çanakkale


sessizce uyurmuş şehitler
şehit ne demek baba?
toprak kızıla boyanırmış savaşta
denizler de mavi kızıl olurmuş
denizi kim boyar ki baba?



babam,

savaş ne,kan ne,ölüm ne

neden hiç mektubun gelmiyor

parmakların duruyor mu baba?






13 Ekim 2016 Perşembe

MARINA FIORATO / ŞİFACI

Venetian Contract


Okuyacak kitabım kalmadı diye sızlanırken bir dostum, elinde bir paketle çıkageldi. Bir edebiyat sevdalısına verilecek en güzel hediyeyle... 

Kitap her zaman en yakınım, en büyük eğlencem, çoğu zaman da sığındığım bir liman olmuştur. Kimi zaman öğrenmek için, kimi zaman eğlenmek için ama en çok da dertleşmek için hep yanımdadır kitaplar, en dara düştüğüm anlarda bile. 

Sadece okumak için değil, vizyon edinmek, yeni eski farklı dünyalar tanımak, ruhen rahatlamak, en önemlisi de, hoşça ve dolu dolu zaman geçirmek isteyen herkese verilebilecek en güzel hediye bir kitap olsa gerek. Çok şanslıyım ki, hâlâ bana kitap hediye eden yakınlarım ve dostlarım var.

"Yarının ne getireceğini kimse bilemez ama umutlu ve cesur olup her şeyin yolunda gideceğine güvenmek zorundasın."

8 Haziran 2016 Çarşamba

Türkü


Eskiden beri türkülerin yeri ayrıdır gönlümde, zira her duyguya bir karşılık vardır onlarda. Ezgileri başka türlü işler içime, sözleri başka türlü... Doğa, kahramanlık, törenler, ölüm, ayrılık, aşk, iş türküleri... Ne türden ararsanız var yani. Kimi eğlenceli kimi acıklı türküler, her zaman benim baş tacım oldu. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun dediği gibi: " Köy türküleri, dilimizin tuzu biberi"...

Köprüye varınca köprü yıkıldı
Üç yüz atlı birden suya döküldü
Nice yiğitlerin beli büküldü

Nettin Kızılırmak allı gelini
Gelini gelini benim yarimi

Ağıtlar, acı ve vakitsiz ölümleri anlatan türkülerimizdir. Hastalık, cinayet, kaza gibi nedenlerle yaşanan ölümler için yakılır. Daha çok da çocuk ve genç ölümlerini anlatır. Sözleri kadar ezgileri de acıklıdır. Kızılırmak köprüsünün yıkılmasıyla boğularak ölen Hürü gelin ağıtı gibi... Bazıları da o kadar eğlencelidir ki, her duyduğumda içimi bir neşe kaplar, gülerim.

Sabahleyin erken çifte giderken, aman aman
Öküzüm torbadan düşmüş gördün mü?

Manda yuva yapmış söğüt dalına, aman aman
Yavrusunu sinek kapmış gördün mü?


Edebiyatımız koca bir derya, çeşitli ezgilerle söylenen anonim halk şiirinin bir parçası olan türküler de bu enginliğin içinde ışıldayan bir hazine. Söyleyeni belli, aşık tarzı ürünlerinden olan türküler de var bu deryada. Hem anonim hem aşık tarzı ürünlerinde var olan bu tür, Türk edebiyatının en zengin alanıdır.

Bentleri, yapı ve sözleri bakımından iki bölümden oluşur. Birinci bölüm, türkünün asıl sözlerinin bulunduğu, diğeri ise, kavuştak dediğimiz bağlama dizelerinin bulunduğu bölümdür. En çok akılda kalan bölüm bağlamayı yapan nakaratlardır, o nedenle de çoğunlukla bu kavuştak dizeleriyle adlandırırız türkülerimizi. Tabi sadece dörtlüklerden oluşan kavuştaksız türkülerimiz de var ya da üçlüklerle kurulanlar, mani tipinde olanlar, karşılıklı konuşma şekinde olanlar, beyitlerle kurulanlar vs.

Senin yazın kışa benzer
Bir sevdalı başa benzer
Çok içmiş sarhoşa benzer
Duman eksilmeyen dağlar

A dağlar ah ulu dağlar
Eşinden ayrılan dağlar

Her birinin ayrı bir hikayesi, bir yaşanmışlığı vardır. Her biri yüzyılları aşarak günümüze ulaşmış bizden kopan ve bizi tamamlayan parçalardır. Müziğin her türlüsü değerli tabi ama türküler bir başka vesselam. Benim gönlümde bağlama sesinin yerini alacak bir başka saz yok, bağlama ve türkü, hele bir de duygusalsa, alır götürür başka diyarlara...

Sen de gider isen bizim illere
Sana neler diycem dur seher yeli
Tanrı emanetim yare bir selam
Götür bir tenhada ver seher yeli

...

Eser seher yeli sabaha yakın
Nazlı yar uykuda uyarman sakın
Açılmış gerdanı benlere bakın
Düşünde ne görür sor seher yeli




31 Mayıs 2016 Salı

G. E. Simpson-N.R. Burger / Hayalet Gemi


70'li yıllarda dilimize çevrilen bir roman Hayalet Gemi. Sanırım günümüzde yeni baskısı da yok ama eski kitap satan yerlerden temin edebilirsiniz, eğer bu tarz kitapları seviyorsanız...

Roman 11 Aralık 1944'te Tokyo Körfezi'nin güneydoğusunda başlıyor. Kapkara bir gece ve bir denizaltı, koyu bir sessizlikte ilerliyor. Basquine Amerikan donanmasına bağlı bu denizaltı gemisinde albay olarak görev yapmaktadır. Japonlarla yapılan savaşta denizaltı mürettebatıyla birlikte zorlu bir mücadele vermektedir. Candlefish, Japonların batırmak için manyetik hava detektörlü uçaklarla saldırdıkları denizaltıdır. Japon uçakları saldırdıkça Candlefish tüm gücüyle direnmektedir ama çetin bir düşmanla baş etmek çok da kolay olmayacaktır.

11 Aralık günü Pasifik Okyanusu'nda Candlefish, sasıla sarsıla, burnunu suya daldırıp çıkarmaya başlar ve yavaşça batar. Ardından gelen derin bir sessizlik...

"Metal yırtılmasına benzeyen o korkunç ses, Teğmen Hardy'nin uyuşmuş duyularını bile uyardı. Sisin içine doğru bakarak Candlefish'in suların üstünde havaya doğru yükseldiğini, sonra yavaş bir hareketle okyanusun altına doğru gömüldüğünü gördü.

Birkaç dakika sonra ortalığa bir sessizlik indi. Deniz çırpınmaktan vazgeçti. Sis dağıldı. O çevresine bakıp denizaltıdan bir iz aradı. Yoktu. Her şeyin ne kadar çabuk olup bittiğini düşününce bir türlü inanamıyordu. Can yeleğinden çıkan kollarını iki yana açtı. Başındaki zonklama da seyrekleşmeye başlıyordu. Uzun süre küçücük bir alanda sağa sola debelendikten sonra, yüzerek uzaklaşmaya başladı."

30 yıl sonra 5 Ekim 1974'te bir Japon gemisi okyanusta ilerlerken ansızın Candlefish yeniden ortaya çıkar. Denizaltı sapasağlamdır, içinde her şey tamdır buzdolabındaki yiyeceklere kadar ama hiç kimse yoktur. Üstelik gemi ne radarda ne de sonarda görünmeden birdenbire ortaya çıkmıştır.

İlginç, akıcı, ürkütücü ve soluksuz okunacak bir roman Hayalet Gemi. Yeni baskılarının da yapılması dileğiyle kitap kurtlarına öneriyorum. Eski de olsa bulun ve okuyun1

Keyifli maceralar!...

7 Mayıs 2016 Cumartesi

Christy Brown


"Çevremdeki hiçbir şeyi fark etmeden ve bir saat bile ara vermeden, neredeyse soluk almadan yazdım. İçimdeki farklı kişiyi hissettim. Artık mutsuz değildim. Kendimi hayal kırıklığına uğramış ya da susturulmuş hissetmiyordum. Özgürdüm, düşünebiliyor, yaşayabiliyor, yaratabiliyordum... Kendimi rahatlamış, huzur içinde hissediyor, kendim olabiliyordum... Dans etmenin zevkini tadamıyorsam da, yaratmanın coşkusunu biliyordum."  Christy Brown

5 Mayıs 2016 Perşembe

Manas 2


Doğal destanlar, ulusların yaşadığı savaş, göç, doğal afet gibi gerçek olayların olağanüstü motiflerle ve abartılarla süslenerek anlatıldığı ürünlerdir. Bu ürünler sözlü geleneğe bağlıdır, zaman içinde değişerek gelişimini tamamlar. Dilden dile anlatılarak varlığını korur ve çok sonraki bir dönemde yazıya geçirilirler. Toplumların düşünce ve inanç sistemleri, yaşadıkları yerler ve başka toplumlarla yaptıkları savaşlar açısından destanlar önemli birer edebi üründür.

3 Mayıs 2016 Salı

Manas


Kırgız Türkleri arasında yaşayan bir doğal destandır Manas, aynı zamanda da en uzun destan olma özelliğini taşır. Türk kültüründe pek çok doğal destan İslamiyet öncesine aittir, Manas'sa islamiyetin kabulunden sonra ortaya çıkan ilk büyük destandır. 

Sözlü geleneğe bağlı destanlar, zaman içinde nesilden nesile aktarılarak ve sonradan yazıya geçirilerek günümüze ulaşmış ürünlerdir. Bunlara doğal destan denir. Manas da doğal destanlar içinde yerini alan bir üründür ve XI. yüzyılda oluşmaya başlamıştır. Ancak bir destanın oluşumu kısa sürede olmaz. yüzyıllar içinde gelişerek büyüyen ürünlerdir bunlar. Manas, bu yüzyılda Türkistan'da oluşmaya başlayıp yüzyıllarca yaşayıp gelişerek geniş bir coğrafyanın ortak destanı haline gelmiştir.

30 Nisan 2016 Cumartesi

Babil Şifresi / Uwe Schomburg


Der Babylon Code

1916'da Osmanlı İmparatorluğu zamanında Babil'de bulunan sır dolu tabletler... Bu tabletlerin çalınması ve dünyanın en korkunç sırrının ortaya çıkarılması çabası... Diğer yandansa bu sırrın korunması için verilen mücadele... Cinayetler, ihanetler, mucizeler ve iç içe geçmiş karanlık olaylar...

"Babil... Nasıl bir tını? İnsanlık tarihinin binlerce yılı bu iki hecede yankılanıyor. Büyüklük, iktidar, zafer, yıkım, heybetli surlar, savaşçı hükümdarlar, Hammurabi kanunları va Babil Kulesi."

29 Nisan 2016 Cuma

Sakkara'nın Kumları / Glenn Meade


The Sands of Sakkara

"İnanılmaz bir planımız vardı. Müttefikleri kargaşaya sürükleyecek ve Avrupa'yı istila etme isteklerini yıkacaktık. Almanya'nın savaşı kazanmaya ne kadar yaklaşmış olduğunu tahmin edemezsiniz." diye başlıyor kitap (yazarın SS Generalinin müttefik sorgulayıcılara verdiği bilgilerden, açıklamasıyla).

Roman tarihten esinlenilerek yazılmış bir kurguya sahip. İkinci Dünya Savaşı'nda Mısır'da geçen olaylar anlatılıyor. 1939'da başlayan olaylar zinciri, 1943'te Ortadoğu'ya önemli bir toplantı için gelen Roosevelt ve Churchill'i Nazilerin öldürmeyi planlamasıyla daha da ilginçleşiyor.

Oniki / Jasper Kent


1812'de Rusya'nın işgalcilere karşı direnişi, ardından tüm insanlığın karanlık düşmanlarına karşı direnişi...

Roman, ön sözde anlatılan Rus halk masalıyla başlar. Masalda bir tüccar ve onun katil maymunları vardır. Rivayete göre, Büyük Çar Petro zamanında, sıçanlar tarafından istila edilen bir kasaba vardır. Bir gün kasabaya bir tüccar maymunlarıyla birlikte gelir. Kasaba halkına para karşılığında yardım teklif eder. Maymunlarını kafeslerinden çıkarıp serbest bırakır. Tüccar, kasaba halkına evcil hayvanlarını dışarı bırakmamaları konusunda uyarır. İnsanlar, çocuklarını da bu süre içinde sokağa çıkartmazlar. bir süre sonra maymunlar ve tüccar, kasabayı sıçanlardan kurtarır. Sonra da geldikleri gibi giderler.  Ancak onlar gittiklerinde artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. 

29 Mart 2016 Salı

Haber Ver


Haber ver, vuracağın zaman
Şah demeden, mat mı olur?
Oyunda mısın, savaşta mı
Mertlik olmadan savaş mı olur?

Söyle bana yavrucuğum
Piyon musun, şah mısın?
Zafer bir adım ötedeyken
En sonunda yoksa mat mısın?

Hangi hamledesin, kaçıncı karede
Kör müsün gün ışığına
Yarasa misali
Düşünmeden zafer mi olur?

27 Mart 2016 Pazar

Korku Üstüne...


Korktuğumuz ne çok şey var şu hayatta. Yalandan korkarız kimimiz, incitilmekten, yokluktan; kimimiz ailesizlikten, yurtsuzluktan... Korkumuz neyse o karşılar bizi güne karşı, yalanlar sarar etrafımızı, yokluklar... İncinmemek için çabaladıkça incitiliriz. 

17 Mart 2016 Perşembe

Memleket


Şairin 40'lı yılların Türkiye'sinde dile getirdiği bu istekler, günümüz Türkiye'si için adeta ütopya haline geldi. Belki yüzde yüz mutluluk, sınırsız refah, bolluk, bereket imkansız ama bari ortalama bir huzuru yakalasak artık bu memlekette.  Tamam, dünyanın en mutlu ülkesi olamayacağız ama hiç değilse ön sıralara yakın bir yerlerde dursak. Ölümler ecelden, koşuşturmalar günlük rutinden olsa!... 

Geçmişe dönüp bakabilsek hep birlikte, bu topraklarda yaşamanın hatta hayatta olabilmenin kıymetini bileceğiz elbette. Tarihimiz savaşlarla dolu, günümüzse bin beter... Terör, ihanet, katliam, aile içi şiddet... Ne ararsanız var yani.

Her şeyi yok ederek ilerleyen bir güruh var yanı başımızda. Doğayı, insanı, yaşamı katlederek hayatta kalan bir güruh... Ne uğruna? Nasıl bir dünya uğruna bu savaşlar, bu terör, ırzına geçilmiş bir toplum?..

Umutsuzluğa kapılmamak için kendimle mücadele halindeyim sürekli. Çok kolay olmasa da, huzur ve refah ülkesi haline geleceğimiz günlerin umudunu taşımak istiyorum hala. Çocuklarımızın, torunlarımızın geleceği için. Bizler çok şey gördük bu topraklarda, çok acıları gömdük içimize. Her gün yeni travmalar yaşadık ne yazık ki toplumca. Şehit haberlerinden yorulduk, terör kurbanlarına baş sağlığı dilemekten usandık, utanır olduk 'iyiyiz' demekten...

Nasıl bir memleket istiyorsak, hepimiz onu inşa etmek için çabalamalıyız. Herkes üzerine düşeni yapsın! Liderlerden, siyasilerden en küçük vatandaşa kadar hepimize görev düşüyor, öyle değil mi?

Huzur ülkesi Türkiye hayaliyle!..

11 Şubat 2016 Perşembe

İnsan




"beni asmak istiyorlar, büyük kara kargalar" 
 (Film repliği)



İnsan doğmak kolay da zor olan bu postun içinde insan kalabilmek.  Doğarken aynıyız aslında, biraz şanslıysak, elimiz ayağımız tam doğmuşsak, tamam işte. İster beyaz, ister buğday olsun ten ya da siyah... Kaş, göz, boy, pos... Ne fark eder, post insan postu sonuçta, ilk bakışta insan işte, hani şu üstün yaratık saydığımız: İnsan!..

1 Şubat 2016 Pazartesi

Göktürk Yazıtları / Tonyukuk Anıtı


Göktürk Yazıtları, Göktürklerin tarihini aydınlatma yönünden büyük değer taşır. Gerçekte bu yazıtlar, bir tür mezar taşıdır. Türkler ölenlerin ardından onların yaptıklarını, başarılarını, kişiliğini öven taşlar dikerlerdi.Bu taşlara balbal denirdi. Ölen kişilerin sonsuza kadar yaşaması dileğiyle bunlara bengü denmiştir. 

31 Ocak 2016 Pazar

Durak

   
Bir gün daha soldu
Kahır bahçesinde
...


Son durakta inecekti adam, biliyordu, yakındı menzile. 80'lerini yaşıyordu ama yine de... Nefes aldığı sürece devam ediyordu işte, her biten gün bir gülü daha soldurmaya. Ömür diye bahşedilen ceza ne zaman bitecek bilen var mıydı ki, yaşıyordu işte!..

Zordu yürümek, yıllara inat dimdik duran bedenine rağmen, ruhun yükünü taşımak çok zordu. Bilinmeyen kervana katılıp yola düşene dek sürükleyecekti bu yüreği, bilinmeyen diyarın geç kalmış yolcusuydu artık.

Görüntüde dipdiri, capcanlıydı ya, yüreği otuzuna varmadan yaşlanmıştı aslında. Ama yine de kalktı ayağa. Giyindi tertemiz, tıraş oldu, sağlıklıydı ilk bakışta. Oysa çoktan ruhunu teslim etmişti ya, yine de yaşıyordu işte! Ona nefes aldıran kitaplardı, yazma hevesiydi, her şeyi anlatma, bitmeyen bir açlıkla okuma, hiç durmadan yazma...

Bir kahve istedi Pembenur'dan, kahvaltı niyetine de iki dilim kızarmış ekmek. Geçti masanın başına, gençlere inat bir aceleyle. Çağ dışı kalmıştı biraz da, kalem ve kağıtla dostluğunu bitirememişti hala. Açtı kara kaplıyı, başladı yazmaya.

Bitirmeliydi, bu kitabı gitmeden bitirmeliydi. Son adımı atmadan yazmalıydı her şeyi. Yazdıkça hafiflemese de kambur, biraz rahatlıyor gibiydi, onun için yazmalı, gitmeden bitirmeliydi. İnmeden dostun kucağına, kapanmadan perdeler, yazmalıydı...

En başından, eldiven hikayesinden harlanan son aleve kadar...

_ Bulamıyorum, nerede bu, eldivenin teki yok, yok işte!

Elza, duymuyor musun, Elzaa? Sana söylüyorum, geç kalacağım, eldivenin tekini bulamıyorum.

Ölüm uykusuna mı yattın Elza, haydi, bakıver, yayın evine geç kalacağım!

Öfkeyle, telaşla odaya daldı adam, beyninde bir uğultu vardı. Gerçekten de yatıyordu karısı, oysa bu kadar gürültüye uyanmış olmalıydı.

_ Uyan Elza, hadi geç kalıyorum, uyan tatlım!

Uyuyor muydu gerçekten? Ölü gibi yatıyor Elza, ölüm uykusu gibi ağır, kıpırdamadan... Sol kolunda on günlük Yosun bebek. 

_ Böyle yatılır mı, nefessiz kalacak Yosun, uyan Elza!

Yatıyor kadın, ecelsiz, ölüm uykularında, ne Yosun ne de bağırıp çağıran kocası... Sessiz bir alemde şimdi, umarsız, yatıyor sadece. Uyuyor Elza, nefessiz uykularda.

Beyninde savaş vardı artık, duyup da anlayamadığı sesler... Yayın evini falan unutmuş boş bakıyor, bomboş... Nerede olduğunu düşündü bir an, böyle vakitsiz, sebepsiz, neler oluyordu, uğultular var beyninde, sadece uğultuları duyuyordu ama anlayamıyordu. Sesler, gürültülü ve iğrenç sesler...

Soldan bir yel esti, ölüm hafifliğinde, gidiyordu Elza, son kez baktı eşine. Sonra Yosun'a bir buse, ana dudağından bir buse...  Ve çıkıp gitti, adam ne olduğunu anlayamadan.

Ağlamaya başladı Yosun, titrek bir ağlama tutturdu. Ağlattı babasını da. Gitmişti Elza, bir fısıltı gibi, hırsız gibi, çıkıp gitmişti sessizce. Kucağında Yosun, şaşkın, kalakaldı adam. Yosun bağıra bağıra ağlıyordu şimdi, bebek işte, belki korkudan, belki açlıktan.

Kucağına baktı yine şaşkın, bir de karısının yattığı yere. Nefessiz yatıyor kadın, belli ki gitmiş bilinmeze. Bomboştu adamın içi, sonra şeytan kaçtı içine. Beyni bulandı, sisler sardı yüreğini, uğultu artıyordu git gide.

Çıktı ölüm odasından, camı açtı, soluksuz bir nefes aldı, kara bulut kaçtı ciğerlerine, kapkara... Şeytan fısıldadı beynine. Salona gitmek istedi, sessiz, uzun bir yürüyüşle ulaştı ancak, hiç bitmeyen, sonsuz uzunlukta ve beyninde uğultularla.

_ Şömineyi yakmalıyım, yakmalıyım...

Oysa hiç üşümüyordu, temmuz sıcağı. Şömineyi yakmayı geçirdi yine beyninden, Yosun'u bıraktı kanepeye, artık ağlamıyordu, belki de uyumuştu. Yosun gözlü bebek, susmuştu. Babasının yosun gözlü sevdası, yaşam ağacı, susmuş bekliyordu.

Şömine tutuştu, bir ferahlık doldu adamın içine, alevler öyle güzeldi ki... Yeniden başladı ağlamaya Yosun bebek, can havliyle bağırıyordu adeta, çığlık çığlığa...
Adam tekrar aldı kucağına, sesler, beyninde bağırıp duran deliler. Binlercesi, hep bir ağızdan bağırıyorlar: Yak, yak, yak...

Yaktı, kendini değil ama yaşam ağacını... Artık ne Elza ne Yosun ne de yaşayan umutlar, hayaller... Aleve düştüğü anda sustu Yosun, cayır cayır sustu, sustu da yandı, yandı Yosun, doğduğu yaşta kaldı.

Sonrası malum ama onları da yazacaktı, yirmi üç yıl süren tımarhane anılarını, hapları, şokları en çok da kabuslarını... Hepsini yazacaktı.

Arşiv

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *