Kedi bir kafese konur ve uzun süre aç bırakılır. Sonra kafesin içine bir parça ciğer konur. Kedi ciğere büyük bir iştahla ve bezgin bir açlıkla yaklaşır. Malum, ciğer onun en sevdiği yiyecektir ve o açtır... Zavallı kedi ciğere yaklaştığında, özel bir mekanizmadan sıcak buhar fışkırır ne yazık ki. Yeniden dener, tekrar yaklaşır; kuşkusuz her yaklaştığında buhar da fışkırmaya devam eder, hayvan bir türlü ciğere ulaşamaz.
deli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Haziran 2016 Pazartesi
Çatışma ve Hayal Kırıklığı
31 Ocak 2016 Pazar
Durak
Bir gün daha soldu
Kahır bahçesinde ...
Son durakta inecekti adam, biliyordu, yakındı menzile. 80'lerini yaşıyordu ama yine de... Nefes aldığı sürece devam ediyordu işte, her biten gün bir gülü daha soldurmaya. Ömür diye bahşedilen ceza ne zaman bitecek bilen var mıydı ki, yaşıyordu işte!..
Zordu yürümek, yıllara inat dimdik duran bedenine rağmen, ruhun yükünü taşımak çok zordu. Bilinmeyen kervana katılıp yola düşene dek sürükleyecekti bu yüreği, bilinmeyen diyarın geç kalmış yolcusuydu artık.
Görüntüde dipdiri, capcanlıydı ya, yüreği otuzuna varmadan yaşlanmıştı aslında. Ama yine de kalktı ayağa. Giyindi tertemiz, tıraş oldu, sağlıklıydı ilk bakışta. Oysa çoktan ruhunu teslim etmişti ya, yine de yaşıyordu işte! Ona nefes aldıran kitaplardı, yazma hevesiydi, her şeyi anlatma, bitmeyen bir açlıkla okuma, hiç durmadan yazma...
Bir kahve istedi Pembenur'dan, kahvaltı niyetine de iki dilim kızarmış ekmek. Geçti masanın başına, gençlere inat bir aceleyle. Çağ dışı kalmıştı biraz da, kalem ve kağıtla dostluğunu bitirememişti hala. Açtı kara kaplıyı, başladı yazmaya.
Bitirmeliydi, bu kitabı gitmeden bitirmeliydi. Son adımı atmadan yazmalıydı her şeyi. Yazdıkça hafiflemese de kambur, biraz rahatlıyor gibiydi, onun için yazmalı, gitmeden bitirmeliydi. İnmeden dostun kucağına, kapanmadan perdeler, yazmalıydı...
En başından, eldiven hikayesinden harlanan son aleve kadar...
_ Bulamıyorum, nerede bu, eldivenin teki yok, yok işte!
Elza, duymuyor musun, Elzaa? Sana söylüyorum, geç kalacağım, eldivenin tekini bulamıyorum.
Ölüm uykusuna mı yattın Elza, haydi, bakıver, yayın evine geç kalacağım!
Öfkeyle, telaşla odaya daldı adam, beyninde bir uğultu vardı. Gerçekten de yatıyordu karısı, oysa bu kadar gürültüye uyanmış olmalıydı.
_ Uyan Elza, hadi geç kalıyorum, uyan tatlım!
Uyuyor muydu gerçekten? Ölü gibi yatıyor Elza, ölüm uykusu gibi ağır, kıpırdamadan... Sol kolunda on günlük Yosun bebek.
_ Böyle yatılır mı, nefessiz kalacak Yosun, uyan Elza!
Yatıyor kadın, ecelsiz, ölüm uykularında, ne Yosun ne de bağırıp çağıran kocası... Sessiz bir alemde şimdi, umarsız, yatıyor sadece. Uyuyor Elza, nefessiz uykularda.
Beyninde savaş vardı artık, duyup da anlayamadığı sesler... Yayın evini falan unutmuş boş bakıyor, bomboş... Nerede olduğunu düşündü bir an, böyle vakitsiz, sebepsiz, neler oluyordu, uğultular var beyninde, sadece uğultuları duyuyordu ama anlayamıyordu. Sesler, gürültülü ve iğrenç sesler...
Soldan bir yel esti, ölüm hafifliğinde, gidiyordu Elza, son kez baktı eşine. Sonra Yosun'a bir buse, ana dudağından bir buse... Ve çıkıp gitti, adam ne olduğunu anlayamadan.
Ağlamaya başladı Yosun, titrek bir ağlama tutturdu. Ağlattı babasını da. Gitmişti Elza, bir fısıltı gibi, hırsız gibi, çıkıp gitmişti sessizce. Kucağında Yosun, şaşkın, kalakaldı adam. Yosun bağıra bağıra ağlıyordu şimdi, bebek işte, belki korkudan, belki açlıktan.
Kucağına baktı yine şaşkın, bir de karısının yattığı yere. Nefessiz yatıyor kadın, belli ki gitmiş bilinmeze. Bomboştu adamın içi, sonra şeytan kaçtı içine. Beyni bulandı, sisler sardı yüreğini, uğultu artıyordu git gide.
Çıktı ölüm odasından, camı açtı, soluksuz bir nefes aldı, kara bulut kaçtı ciğerlerine, kapkara... Şeytan fısıldadı beynine. Salona gitmek istedi, sessiz, uzun bir yürüyüşle ulaştı ancak, hiç bitmeyen, sonsuz uzunlukta ve beyninde uğultularla.
_ Şömineyi yakmalıyım, yakmalıyım...
Oysa hiç üşümüyordu, temmuz sıcağı. Şömineyi yakmayı geçirdi yine beyninden, Yosun'u bıraktı kanepeye, artık ağlamıyordu, belki de uyumuştu. Yosun gözlü bebek, susmuştu. Babasının yosun gözlü sevdası, yaşam ağacı, susmuş bekliyordu.
Şömine tutuştu, bir ferahlık doldu adamın içine, alevler öyle güzeldi ki... Yeniden başladı ağlamaya Yosun bebek, can havliyle bağırıyordu adeta, çığlık çığlığa...
Adam tekrar aldı kucağına, sesler, beyninde bağırıp duran deliler. Binlercesi, hep bir ağızdan bağırıyorlar: Yak, yak, yak...
Yaktı, kendini değil ama yaşam ağacını... Artık ne Elza ne Yosun ne de yaşayan umutlar, hayaller... Aleve düştüğü anda sustu Yosun, cayır cayır sustu, sustu da yandı, yandı Yosun, doğduğu yaşta kaldı. Sonrası malum ama onları da yazacaktı, yirmi üç yıl süren tımarhane anılarını, hapları, şokları en çok da kabuslarını... Hepsini yazacaktı. |
Etiketler:
adam,
alev,
bebek ses,
Benim Köşem,
deli,
Elza,
savaş,
sis,
yak,
yaşam ağacı,
yosun,
yosun gözlü,
yürek
21 Ocak 2016 Perşembe
Deli mi ne!..
vay be!..
delirmek ne güzelmiş
zahmetsiz iş
ilişmezmiş kimse eteğine
ne de olsa, deli işte...
ne ceza, ne keder
uğramaz hiç kapıma
sevdim ben bu işi be!
deli olmak yakıştı bana
Etiketler:
bağıra bağıra,
ceza,
dans,
deli,
deli gömleği,
gömleksiz deli,
ilişmez,
mezarlık,
oh be,
Şairim,
şiir,
vay be
17 Kasım 2015 Salı
Bunu Sen Yaptın
Yine çekmiyor, sinyal yok, diye söylendi boş duvarlara bakarak. Hiç çerçeve yoktu, çivi izleri çirkin birer leke gibi duruyordu. Sinirlendi yine, niye olduğunu bilemeden. Çerçevelerin inmesi yetmez, bütün eşyalar gitmeli gözümün önünden, her şey yok olmalı, hiç var olmamış gibi...
Kalktı, bir kez daha uzandı telefona, sinyal yok; televizyon da çalışmıyor telefon da. Yağmurdan mı acaba?..
10 Kasım 2015 Salı
Tırpan / Fakir Baykurt
"Gökçimen
Gökçimen'i bilen azdır.
Ankara'ya bağlı bir köydür bu. Bir küçük tepenin eteğinde elli kadar ev, bir cami, bir dibek, bir çeşme, bir yunak, bir çürük okul ve elli kadar gübrelik..."
Ankara'nın Gökçimen köyünde yaşayan Dürü'nün hikayesi anlatılır Tırpan'da. Kızlarının çimen yeşili gözleri kadar küçük yaşta sorgusuz sualsiz zengin adamlarla evlendirilmeleriyle bilinir Gökçimen. Tanımadıkları, istemedikleri bu adamlarla evlendirilen kızların dramını isyanla simgeler Fakir Baykurt. Ona göre, bu kadersizlerin başına gelenleri kendini asan kızların hikayeleriyle anlatan yazarlara tepki göstermek gerekir. "Sanatta devrimci tavır, hayatı değiştirme tavrıdır." diyen yazarın karakterleri kaderlerine direnç gösteren kişilerdir. Boyun eğmeyi değil, direnmeyi öğretir ve kendilerine çizilen yolu değiştirmeye davet eder karakterlerini de okurlarını da.
Dürü, Gökçimen'in çimen gözlü kızlarındandır. Velikul'la Havana'nın henüz ilkokulu bitirmiş çocuklarıdır. Evci köyünün ağası Kabak Musdu, Dürü'yü görür ve evlenmek ister. Yaşlı Musdu oldukça da zengindir, üstelik bir karısı daha vardır. Annenin ve Dürü'nün karşı çıkmalarına rağmen, Velikul, henüz çocuk yaşta olan Dürü'yü kendisinden yaşça büyük Musdu'ya vermekte sakınca görmez. Köyün delisi Uluguş Nine de karşıdır, zira o, akıllı delilerdendir ve herkesten daha rahattır düşüncesini söylemekte. Yazar, aynı kaderi paylaşan diğer kızlar gibi intiharı düşünen Dürü'ye izin vermez tabi ki. Topluma ve kadına, hayatına yön verebileceği inancını aşılamak ister. Başarır da...
Günümüzde hala varlığını koruyan çocuk gelin sorununa parmak basan Fakir Baykurt, 60'lı yılların Türkiyesini anlatıyor. Yıl 2015, bugün ne kadar geliştik, ne durumdayız, tartışılır doğrusu. Romanda Dürü'nün direncini bugün kaç kız gösteriyor, o da ayrı bir tartışma konusu olarak duruyor karşımızda.
Roman gerek konusu gerekse dil ve üslubuyla hala kendini okutuyor, edebiyatı seviyorsanız bu romanı da mutlaka okumalısınız. Bitirdikten sonra da çocuk gelinleri bir kere daha düşünmelisiniz bence. Bu ülkenin bitmeyen dramı çocuk gelinleri...
Keyifli okumalar!..
Roman gerek konusu gerekse dil ve üslubuyla hala kendini okutuyor, edebiyatı seviyorsanız bu romanı da mutlaka okumalısınız. Bitirdikten sonra da çocuk gelinleri bir kere daha düşünmelisiniz bence. Bu ülkenin bitmeyen dramı çocuk gelinleri...
Keyifli okumalar!..
Etiketler:
Ankara,
boyun eğmek,
çimen,
çocuk gelin,
deli,
direnç,
Gökçimen,
isyan,
kader,
kendini asan kızlar,
kız,
Kitap İnceleme
11 Temmuz 2015 Cumartesi
Zindan Adası / Film
Zindan Adası
“ Arzu ettiğin şeyler, beklemekten vazgeçtiğin anda gerçekleşir. Bu; hayatın ‘sen bakarken
soyunamıyorum’ deme şeklidir.”
İzlediğim etkileyici filmlerin başında geliyor Zindan Adası.
Kurgu çok başarılı, sürprizlerle dolu bir hikaye. Filmin sonuna kadar gerçeği
bilemeyeceğiniz zeka ürünü bir anlatım. İç içe geçen sahneler, yoğun bir
görsellikle film boyunca devam ediyor. Hem kurgusu, hem de oyunucularıyla hafızalardan
silinmeyecek bir yapım bu. Hatta izlediğim en iyi fantastik gerilim
diyebilirim. Filmi anlaşılmaz kılan sahneler, finalde yerine oturuyor tabi ki.
9 Temmuz 2015 Perşembe
Deli Kızın Çeyizi
“Düşünmeden çıktı yola
Yalpalaya yalpalaya”
Bu kumaştan bir elbise çıkmazdı, biliyordu. Yine de evirdi çevirdi,
çekti sündürdü. Olsun istedi, varsın az gelsin kumaşı, ille de dikecekti
elbiseyi. Nafile çaba…
6 Haziran 2015 Cumartesi
Uykusuz
Hikayesi var şiirlerimin
Tıpkı hayatım gibi…
Hikayesi var şiirlerimin
Tıpkı hayatım gibi…[ /italik ]
Yine zifiri karanlık, perdeler kapalı
Sigaramın dumanı besliyor odayı
Hafif aralık küçük penceremden
Keskin bıçak gibi
Bir soğuk rüzgar
Sessiz tırmalıyor ensemi.
İn cin uykuda
Ölüm kokuyor saatler…
Ahh bir sabah olsa!
Niye bu kadar zalim geceler?
Sabaha kucak açan
Kapkara bir perdede
Tam da bu saniyelerde
Kısık sesle bir dost
Yanıbaşımda konuşsa
Uykudayken tüm evren
Bana masal anlatsa
Bir bardak süt gibi sakin
Bir kadeh şarap kadar keskin
Dibine vursak sessizliğin
Ah yaralı kuşum!
Bilsen bu karanlık gecelerde
İçmeden nasıl da sarhoşum
En iyisi bir kahve eşliğinde
Merhaba diyeyim geceye
Bir kez daha söveyim
Uykunun gelmeyişine
Bir de Cem Karaca eşliğinde
Sessizce mırıldanayım
“ Beni siz delirttiniz”
“ Evet,evet!
Beni siz delirttiniz" diye
Duvarlara,aynalara,kaldırım taşlarına
Hatta yoldan geçen arabaya...
Ahh! Bir de sabah olsa!..
Tıpkı hayatım gibi…[ /italik ]
Yine zifiri karanlık, perdeler kapalı
Sigaramın dumanı besliyor odayı
Hafif aralık küçük penceremden
Keskin bıçak gibi
Bir soğuk rüzgar
Sessiz tırmalıyor ensemi.
İn cin uykuda
Ölüm kokuyor saatler…
Ahh bir sabah olsa!
Niye bu kadar zalim geceler?
Sabaha kucak açan
Kapkara bir perdede
Tam da bu saniyelerde
Kısık sesle bir dost
Yanıbaşımda konuşsa
Uykudayken tüm evren
Bana masal anlatsa
Bir bardak süt gibi sakin
Bir kadeh şarap kadar keskin
Dibine vursak sessizliğin
Ah yaralı kuşum!
Bilsen bu karanlık gecelerde
İçmeden nasıl da sarhoşum
En iyisi bir kahve eşliğinde
Merhaba diyeyim geceye
Bir kez daha söveyim
Uykunun gelmeyişine
Bir de Cem Karaca eşliğinde
Sessizce mırıldanayım
“ Beni siz delirttiniz”
“ Evet,evet!
Beni siz delirttiniz" diye
Duvarlara,aynalara,kaldırım taşlarına
Hatta yoldan geçen arabaya...
Ahh! Bir de sabah olsa!..





